31 Mayıs 2012 Perşembe

Sıradaki Şarkı: Eyes of a Stranger

I REMEMBER NOW

Şarkıyı ilk duyduğum günü "I Remember Now"... “Aaaa, Iron Maiden’in bilmediğim bir şarkısı”demiştim; tarzı, soundu, o derecede benziyor, sarıp sarmalıyordu. Hard rock – heavy metale yeni yeni sardırdığım yaşlardı, Iron Maiden ilahlarımdan biriydi ve aynı klasmanda bir grup keşfetmiştim; Queensryche!

İyi de, bu muhteşem grup niye bu kadar az tanınıyordu? Tamam, bilen biliyordu, ama dünya çapında meşhur olmaları gerekmez miydi? Herhalde telafuz sorunundan dolayı olmalıydı; Almanca esintili bir grup adı bulup, bir de “y” harfinin üzerine iki lüzumsuz nokta koyunca beynimizdeki telafuz merkezi dumura uğruyordu:

“Oğlum, kuinnsrayhhşş diye bir grup buldum, süper herifler...”
“O senin dediğin kuiin olmalı, Fredi Merküri falan...”

Ama değildi işte! Tamam, grubun kökleri Seattle diyarından Iron Maiden ve Judas Priest coverları çalan bir gruba kadar gidiyor, ve grubun muhteşem soundu buradan geliyor olmalı, ama Queen ile pek bir akrabalıkları yok.Hatta, diğer Seattle grupları ile de bir akrabalıkları yok, çünkü henüz grunge çılgınlığının başlamadığı yıllarda Seattle musikisini progressive metal tarzında temsil ediyorlardı. (Seattle yazılarımı yazarken sıradaki şarkıda Pearl Jam’a yer vermiştim, ama aklım Queensryche’ta da kalmıştı doğrusu...)

Queensryche, gitarist Chris De Garmo ve solist Geoff Tate’in gruba katılması ile ideal kadrosuna kavuştu. De Garmo, metal camiasının gördüğü en muhteşem gitaristlerden; gitar tonunun sertliği, melodikliği tam kıvamında, şarkılara gitarı cukkadanak oturtuyor, soloları ideal uzunlukta, dinleyeni baymıyor... Yıllarca gitarıyla bizleri “uçuran” De Garmo, şimdi profesyonel pilot olarak insanları “uçurmaya” devam ediyor. De Garmo’nun diğer büyük yeteneği söz yazarlığı; grubun en yüce iki albümü olan “Operation Mindcrime” ve “Empire”ın anlamlı sözlerinde De Garmo’nun büyük emeği var.


Grubun diğer büyük kozu solist Geoff Tate; arkadaşımız muheşem bir sese sahip. Maşallah albüm boyunca ses bir iniyor, bir çıkıyor, sertleşiyor, yumuşuyor derken tek bir gırtlaktan bu tını yelpazesinin nasıl çıktığına hayret ediyorsunuz!

Queensryche’in bu çarpıcı müziğini dinleyebileceğiniz albüm sayısı maalesef kısıtlı. Ama bir albümleri var ki, başa sarıp tekrar tekrar dinlemenizde hiç sakınca yok. Operation: Mindcrime, dünya üzerinde yapılmış en iyi konsept albümlerinden (konulu, temalı, uzun metrajlı, vesaire...) biri. Belki de “The Wall” ile birlikte en iyisi; tabii heavy metal sounda az da olsa sempatiniz varsa!

Şimdi, benim yazı dizim “sıradaki şarkı” olduğu için, baştan sona tek ve uzun bir şarkı havasında süregiden “Operation: Mindcrime” albümünden bir parça seçmek zorunadyım. O:M’nin en büyük özelliklerinden biri, albümdeki parçalardan tümünün mükemmel olması ve birbirine çok iyi bağlanması ki, böyle bir özelliği bulabileceğiniz ikinci bir albüm yok bence... Bu seferlik tavsiyem albümü komple dinlemeniz; ama ille de “sıradaki şarkı”yı seçecek olursak, albümün kapanış şarkısı, müziğin, heyecanın, duyguların zirveye vurduğu “Eyes of a Stranger”i tek geçmek gerek! Bu nefis şarkı, albümü toparlayan, özetleyen, albümden ayrı dinlediğinizde de kanınızı kaynatan bir başyapıt...

Şarkıya girmeden önce albümün tamamından bir söz etmek gerek. Efendim, Operation Mindcrime son derece anarşik bir albüm. Eğer düzenin dostuysanız, sistemi kurcalayan, arı kovanına çomak sokanlardan haz etmiyorsanız Queensryche’ın “bu” albümünden uzak durun, daha yeni albümlerine yönelin. Çünkü, ne yazık ki, (ve bazı komplo teorisyenlerine göre derin devletin baskısı sonucu) Queensryche ilerleyen yıllarda milliyetçi-militer-düzen dostu bir çizgi edindi.

Biz grubun bu yeni çizgisini görmezden gelelim ve 1988 yapımı Operation Mindcrime’a geri dönelim. Efendim, oturaklı bir senaryo çerçevesinde ilerleyen hikayemiz bir hastanede başlıyor; koma halindeki kahramanımız Nikki “I Remember Now” diyor ve kendisini hastaneye getiren olaylar sis perdesinin ardından belirmeye başlıyor.

Bir uyuşturucu müptelası olan Nikki, devrim yapmayı amaçlayan gizli bir dini/politik grubun lideri Dr. X ile tanışıyor ve bu grubun tetikçisi olarak beyni yıkanıyor. Dr. X, Nikki’ye ihtiyaç duyduğu uyuşturucuyu sağlıyor ve onu “Manchurian Candidate” modelinde kullanarak devlet böyüklerine suikast yaptırıyor. Bu suikastler için belirlenen kod “düşün suçu”, yani, “Operation: Mindcrime”. Dr. X, işi düştüğünde Nikki’yi telefonla arıyor ve “mindcrime” şifresini kulağına fısıldadığında adamımız mermileri saydırıyor.

Ve sahneye örgütün güzide elemanlarından Peder William ile Rahibe Mary giriyor. Mary eski bir fahişe, sokaklardan kaçıp kiliseye sığınmış, rahibe olmuş, ama Peder William onunla zaman zaman ilişkiye girmekten, bu yolla affolacağını iddia etmekten geri kalmıyor. Dr. X, bir şekilde örgüt için kambur haline gelen Peder ve Mary’yi temizleme görevini Nikki’ye veriyor, ama Nikki Mary’ye aşık olunca görevini savsaklıyor.

Senaryoda Mary ve Pederin işin içine nereden girdiğini tam çözemedim; ama Queensryche bu albümde din, para, politika ve seks gibi kavramları sorguladığından hikayeye bir peder ve fahişe eklenmiş olduğunu tahmin ediyoruz. Nitekim, albümün çarpıcı parçalarından “Spreading The Disease” cüretkar bir şekilde şunları söylüyor:

Religion and sex are powerplays
Manipulate the people for the money they pay
Selling skin, selling god
The numbers look the same on their credit cards
Politicians say no to drugs
While we pay for wars in south america
Fighting fire with empty words
While the banks get fat
And the poor stay poor
And the rich get rich
And the cops get paid
To look away
As the one percent rules America

Konumuza dönecek olursak, Nikki’nin su koyvermesi üzerine Mary ve Peder’i Dr. X ortadan kaldırıyor, suçu bir şekilde Nikki’nin üzerine yıkıyor, Nikki sevdiceğinin öldüğünü görüp şoka giriyor, polis tarafından cinayet zanlısı olarak tutuklanıyor, yaşadığı şoktan hafızasını kaybedip hastaneler düşüyor, o sırada kulağına gelen radyo haberlerinden olayları yavaş yavaş hatırlamaya başlıyor ve albümün en başına geri dönerek çemberi tamamlıyor: “I Remember Now”

İşte, Eyes of the Stranger şarkısı, kahramanımızın hastaneye düştüğü sırada, bilincini yitirmiş bir şekilde olan biteni sorguladığı, değerlendirdiği döneme denk geliyor... Şarkının başında, hastanenin biteviye anonsları arasında ritm yavaş yavaş yükseliyor, müziğin gerilimi artıyor ve 40. saniye civarında De Garmo’nun muhteşem gitarı kulağınızı transit geçerek peyninizin içinde patlıyor. Dünyada en iyi introya sahip şarkılar arasında ilk üçte yer alacak bu girişten sonra tempo yavaşlıyor ve Nikki durumu değerlendirmeye başlıyor:

All alone now
Except for the memories
Of what we had and what we knew
Everytime I try to leave it behind me
I see something that reminds me of you
Every night the dreams return to haunt me

Size tavsiyem, şarkıyı “Building Empires”da yer alan klip eşliğinde seyretmeniz. Şarkının yukarıda alıntıladığım bölümü geldiğinde, kahramanımızın çatışan duygularını daha iyi hissedebiliyorsunuz. Nikki, insanları kontrol eden sisteme karşı savaşırken, kendi zayıflıklarını manipüle eden, onlardan yararlanan bir başka gücün kontrolüne girdiğini anlıyor. Ekranda dünyanın değişik yörelerinden savaş, anarşi, terör görüntüleri akarken, RELIGION – SEX - POLITICIANS – MANIPULATES - 1-666-CONTROL kelimelerinin sırayla belirdiğini görüyoruz.

Ve Nikki olan bitenin farkına vardıkça, aklına biricik sevdiceği Mary gelir. Hayatın esası olan sevgi arada kaynamış gitmiş, Nikki’nin beynine Mary’nin cansız bakışları kazınmıştır:

I lie awake and sweat, afraid to fall asleep
I see your face looking back at me

Ve işte şarkının tam bu anında Geoff’un bir “looking back at me” diyerek çığırması vardır ki, De Garmo’nun da gitarının cayırtısı ile şarkının kopup gittiği, artık Queensryche’in çekim alanından kurtulamayacağınız dönüm noktasıdır. Anlatmakla olmaz, buyurun aşağıdaki bağlantıdan dinleyin/seyredin:

http://www.dailymotion.com/video/xjwsp_queensryche-eyes-of-a-stranger_music

Dinleyici galeyana gelmişken Nikki sizi şarkının ana fikriyle, bir yabancının gözlerine bakma kavramıyla tanıştırır. İnsanlar genelde yabancıların gözüne bakmaktan hoşlanmaz ve çekinir; arkasında yatanın bilinmezliği hep korkutur bizleri. Bir yabancının gözlerine bakmak, tanımadığı, güçlerini bilmediği bir kişiye meydan okumaktır ve insanı en çok korkutan şey bilinmezliktir. Ama Nikki için bir yabancının gözleri kendini yansıtan bir ayna olmuştur ve çekinmeden diker gözlerini:

And I raise my head and stare
Into the eyes of a stranger
I've always known that the mirror never lies
People always turn away
From the eyes of a stranger
Afraid to know what
Lies behind the stare


Şarkının temposu, gerilimi utanmadan yükselmeye devam eder, üç buçukuncu dakika civarında nefis bir gitar solo duyulur, DeGarmo döktürürken müziğin frekansı alyuvarlarınızla rezonansa girer ve kanınız kaynamaya başlar. Yaylıların da takviyesiyle müziğe senfonik bir lezzet gelir ve kahramanımız son kez haykırır, hesap sorar:

How many times must I live this tragedy
How many more lies will they tell me
All I want is the same as everyone
Why am I here, and for how long

Esas adamımızın zihni iyice açılır ve şarkı yavaştan biterken Nikki mırıldanır: “I Remember Now” Eğer müzik çalarınız “sürekli çal” modundaysa, ki umarım öyledir, tekrar “I remember now” tiradını duyarsınız ve ilk şarkıdan başlarsınız. Demek ki düzen budur ve böyle süregidecektir.

Operation Mindcrime, kendi içinde konusu, bütünlüğü olan bir konsept albüm olsa da, Eyes of the Stranger size (en azından) müzikal anlamda bir yönetici özeti verecektir. Özellikle yukarıda bağlantısını verdiğim klip, tüm albümden alıntıların olduğu bir derleme niteliğinde olup sizi albümün havasına sokacaktır.

Derler ki, benzer müzik sounduna sahip olan Iron Maiden, aynı yıl bir konsept albüm denemesinde bulunup “Seventh Son of a Seventh Son”u çıkarmış. Ama Bruce Dickinson abimiz Operation Mindcrime’i dinleyince, “Yok agalar, biz bu işi becerememişiz, herifler bizden çok daha iyisini yapmış” diyerek sezara hakkını teslim etmiş, Dream Theater ekibi de “Hmmm, demek bu iş böyle yapılıyor” diyerek Queensryche’dan çok şey öğrenmiş!

Keşke Queensryche başkalarına örnek olduğu kadar kendine de örnek olabilseydi; ne yazık ki, O:M’nin ardından aynı çizgiyi yakalayan tek albümleri Empire oldu, biraz da Promised Land, ama ardından De Garmo’nun da istifasıyla grup tepetaklak düşüşe geçti. O yüzden, Nikki’nin hafıza kaybı gibi, grubun 2000’li yıllarını belleğimizden silip atalım ve “Operation: Mindcrime”ı hatırlayalım:

I REMEMBER NOW!

30 Mayıs 2012 Çarşamba

Orhan Boran

Gentlemen

Geçtiğimiz günlerde vefat eden Orhan Boran’ı temiz Türkçesi, diksiyonu, mizah anlayışı ve hazırcevaplığı ile hep hatırlayacağız. Yuki ile birlikte katıldıkları TV-radyo programlarının ardından, tarihimizin ilk tolkşovcusu ve stendapçısı olarak da kabul edilmiş Orhan Abi...



Benim hayatımda duyduğum en olağanüstü “laf sokma” anekdotlarından birisi de Orhan Boran’a ithaf edilir. Rivayet odur ki, sahne performanslarından biri esnasında, bir seyirci koltuğundan kalkmış, yanında oturanları rahatsız ederek sırasından çıkmaya çalışıyormuş. Adamın hareketleri o kadar abartılıymış ki, sahnedeki Orhan Boran’ın da dikkatini dağıtmış, sonunda üstad dayanamayıp “Sıkıntınız nedir kardeşim” diye sormuş. Adam istifini bozmadan “Tuvalete gidiyorum, bi durum mu vardı” gibilerden diklenmiş.

Bunun üzerine Orhan Boran, istifini bozmadan “Ben size yardımcı olayım beyefendi” demiş. “İlerideki kapıdan koridora çıkın, düz gidin, sağdan ikinci kapıyı bulun. Kapısında ‘Gentlemen’ yazıyor, ama siz hiç aldırmayın, girin”

Hazırcevaplık ve laf yapıştırma konusunda 10 üzerinden 11 verdiğim bir anekdottur, ama doğruluğu konusunda emin değilim, bir zamanlar bir yerde okudum veya dinledim... Konu hakkında bilgisi olan varsa yorumunu beklerim.

25 Mayıs 2012 Cuma

Körfezdeki Sanal Alem: Dubai

Dubai: Bahtlı Bedevinin Diyarı

Dubai hakkında hiçbir fikri olmayan birisini havaalanında karşılayıp metroya bindirseniz, şehrin en büyük alışveriş merkezlerinden Emirates Mall’de metrodan indirip binaya soksanız, ilk göreceği manzara şu olacaktır:



Şimdi, bu arkadaşın Dubai hakkında nasıl bir izlenim edinmesini beklersiniz? Çölün ortasında bir Arap Emirliği mi? Kutuplara yakın bir Eskimo köyü mü? Yoksa, yeterli mali kaynak olduktan sonra her şeyin mümkün olabileceği bir çılgın proje mi?



Rivayet odur ki, çölün ortasında kapalı bir kayak merkezi kurup atraksiyon olsun diye içeride penguen bile beslemek bir süre sonra Emirliği kesmemiş. Vaziyeti abartmak için mekana bir kaç tane de kutup ayısı getirilmiş. Bu soğuk iklim sporunu ilk kez denemek için kayak merkezine giren bir bedevi (ki, kendisinin bahtsız olduğu rivayet olunur) tam kayaklarını takmak için eğilmişken arkasından gelen bir kutup ayısının tacizine uğramış. İşte o gün bugündür “Bahtsız bedeviyi çölde kutup ayısı tırmalar” vecizesi tüm Arap yarımadasında kulaktan kulağa yayılır olmuş.

Bu rivayeti benden başkasına doğrulatamazsanız da, hikayenin ana fikri Dubai’de imkansızın olmadığıdır. Dubai, genel izlenimlere paralel olarak, bir dönem petrol geliriyle bir zenginleşme yaşamış, ama petrol suyunu çekene kadar elde ettiği geliri gayrimenkul, turizm, ticaret, finans, bilişim gibi alanlara kaydırarak saadetini devam ettirmiş bir Emirlik (petrol gelirlerinin ekonomideki payı %5-6 civarında...)





Dubai'nin bir "Arap Emirliği" olduğunu hatırlatacak manzaraları ender de olsa görebiliyorsunuz...

Emirlik demişken, Dubai, Birleşik Arap Emirliklerini oluşturan yedi Emirlikten biri ve en çok bilineni... BAE, petrol rezervleri açısından dünyanın en zengin ülkelerinden; ama Dubai’de petrol suyunu çekmiş dememizin sebebi, bu rezervlerin tamamına yakınının Abu Dhabi’ye ait olması. Zaten BAE’nin yüzölçümünün de %85’i Abu Dhabi’ye ait. Abu Dhabi, Emirliği fiilen yöneten ağırbaşlı, oturaklı abi rolünü oynarken, Dubai uçuk kaçık, fırlama, zeki, havai kardeş olarak tüm dünyanın gözüne girmiş.




İlk izlenime geri dönelim... Kayak pistinin bulunduğu alışveriş merkezinden çıktınız, önünüzde Dubai’nin medar-ı iftiharı Şeyh Zayed Caddesi... Yedişerden ondört şeritli bulvar, havaalanından başlayarak, kıyıya paralel bir şekilde Dubai’yi baştan başa kat ediyor:



Bir taksiye atlayıp yedişer sekizer şeritli otoyollarda, ciplerin ve Ferrarilerin arasında slalom yaparak marina bölgesine geldiniz. Eğer hava dayanılmayacak derecede sıcak değilse, taksiden inip plaj boyunca yürümeye başladınız. Yanınızdan geçen şortlu, terlikli, bikinili kızların peşinden bir otelin plaj barına girdiniz.





Bahçeye kurulmuş kocaman bir ekranda premier ligde Liverpool-Arsenal maçını elinde biralarıyla seyreden İngiliz holiganların yanından sıyrıldınız, plajda güneşlenen slav ırkının en latif örnekleri arasından geçerken, alışveriş merkezindeki kardan adamı gördüğünüz andaki şaşkınlığınız depreşti; burası bir Arap ülkesi mi?



Jumeirah Walk, Dubai'nin en yürünülesi ve piyasa yapılası caddesi...

Cevap, hem evet hem hayır... Cebinizdeki pasaporta, paraya, o an nerede bulunduğunuza göre çoook değişebilecek bir cevap. Elinizdeki bira ile bulunduğunuz lokasyonu birkaç metre kaydırırsanız başınıza gelebileceklerden sorumlu değilim; farklı bir “bahtsız bedevi” vakası ile karşılaşabilirsiniz, çünkü alkol sadece çok yıldızlı otellerin barlarında serbest:



Dubai'nin "kurtarılmış bölge"lerinden Medinat Oteli

Dubai, bir çeşit İngiliz-Arap ortak prodüksiyonu, batılılar açısından çölde bir vaha. Neyin vahası, vergisiz iş yapmanın, para aklamanın, petrol gelirlerini şişmiş projelere akıtarak yine batılı inşaat ve finans şirketlerini ihya etmenin, oldukça korunaklı ve serbest bir bölgede petrol zengini Arap dünyası ile iş ilişkileri geliştirmenin vahası.



Eski ve yeni Dubai'nin iç içe girdiği Deira bölgesi

Evet, iktidar El-Maktum ailesinde, Dubai’nin Emiri bizzat kendileri, ancak ekonomik politikaların akıl hocası ve koordinatörü genelde İngiliz Majestelerinin vatandaşları! Bundan beş yıl önce Japonya’da katıldığım bir toplantıda, Dubai’deki yatırım fırsatlarını tanıtmak ve gerekli ilişkileri kurmak için Dubai hükümeti adına gelen kişi safkan İngiliz bir abimizdi; tanıştığımızda kendisine resmi ünvanını sordum, Bakan özel yetkili danışmanı benzeri bir şeyler geveledi...



Değişik inanç ve yaşam tarzlarının dostça bir arada bulunabildiği Dubai, İslam dünyasının batı alemi ile en yakın ilişki kurabildiği Arap ülkesi...

Petrol gelirlerini gayrimenkul, finans ve ticarete kanalize edebilen ve petrole bağımlılığını azaltabilen Dubai’nin en büyük başarısı görkemli bir balon ekonomisi yaratmaksa, en feci çuvallaması da bu balonun büyük bir gümbürtüyle patlaması oldu. Ancak, Abu Dhabi’nin desteği sayesinde patlak balon onarıldı ve yeniden şişiriliyor



Abu Dhabi abimiz borçları kapatıyor, inşaata devam!

Tabii bu görkemli balonun şişirilmesi, dünyanın en ilginç istatistiklerine sahip bir inşaat hamlesiyle gerçekleşiyor. Derler ki, 2000’li yıllarda, kriz öncesinde, dünyadaki tüm inşaat vinçlerinin %15-20 kadarının Dubai’de faaliyet gösterdiği tahmin ediliyormuş. Ve Dubai’de çalışan inşaat işçilerinin nüfusu şehir sakinlerinin sayısını açık farkla geçmiş!



"Öz" Dubailiyi görebileceğiniz yerler sınırlı!

Dubai’nin iki milyon civarında seyreden nüfusunun sadece %20 civarı Birleşik Arap Emirlikleri vatandaşı... Geri kalan yabancı yerleşik (nam-ı diğer expat) nüfusun küçük bir kısmını, İngilizler başta olmak üzere, Dubai’nin sunduğu cazip iş ve yaşam koşullarından faydalanmak üzere çöllere akın eden gelişmiş ülke vatandaşları oluşturuyor. Yabancı nüfusun çok büyük bir kısmını da, onlara bu koşulları sağlamak üzere Dubai’ye kapağı atan Hintliler, Pakistanlılar ve Filipinliler...



Bu yüksek işçi/göçmen nüfusa rağmen Dubai'de her hangi bir güvenlik sorunu yok. Kaldığım bir hafta boyunca karşılaştığım en "anarşik" olay, bir binanın duvarındaki graffiti denemesiydi...

Nüfusun %80’inin %20’ye hizmet ettiği Dubai için hikayesi, özgeçmişi olmayan bir şehir diyebiliriz. Yani bir anlamda yetişkinler için neverland, çölde vaha, körfezde rüya, kumların ortasında sefa, denize batarak kaybolan kıta Atlantis’in yine denizin ortasından “Atlantis Otel” olarak yükseldiği bir coğrafya.



Efsanevi palmiye adası projesinin başrol oyuncularından Atlantis Otel ve benzerleri, Dubai’yi önde gelen bir turizm merkezi haline getirmiş. Gitmeden önce kafamdaki imaj, Dubai’ye sadece iş, biraz da alışveriş için gidileceği şeklindeydi; ancak İngiltere başta olmak üzere kuzey ülkelerden sırf güneş-deniz-kumsal triosu için gelenlerin sayısını görünce çok şaşırdım. Öyle ya, yaz aylarında dışarı adım atmanın imkansız olacağı Dubai’ye Kasım-Mart arası gelmek çok mantıklı!



Kış aylarında incecik bir kum ve ılık bir havanın şımartacağı bünyeniz için tek olumsuz koşul deniz suyunun çok tuzlu olması sanırım. O kadar kusur Dubai kadısının kızında da olur diyerek, gözlerinizi tatlı suyla duruladıktan sonra Dubai’yi keşfedin. Dubai, dışarıda yürüyebileceğiniz maksimum sürenin 1,5 dakika olduğu yaz aylarında değilseniz, çok da sıkıcı bir yer olmayabilir.




Şehri yürüyerek gezmek için mutlaka haliç kıyısına inmelisiniz...

Bir sonraki bölümde Dubai’yi baştan aşağı dolaşacak olsak da, sizlere tavsiyem, bir kez olsun Dubai metrosuna binerek şehri boydan boya kat etmeniz. Arap yarımadasındaki ilk raylı sistem olmasının yanı sıra, Dubai metrosunun bende farklı bir anısı var.



Japonya’da görev yaptığım süre boyunca, iş gereği, “Türk ve Japon şirketlerinin üçüncü bir ülkedeki işbirliğinin en güzel örneklerinden” diye sık sık atıfta bulunduğum proje, gerçekten de dünyanın en modern raylı ulaşım sistemlerinden...



Bilim kurgu filmlerden fırlamış bir Dubai metro istasyonu


Yüksek bir platform üzerinde sürücüsüz hizmet veren, “ekonomi” ve “bizinıs” vagonlarının ayrı olduğu, uzay üssü misali istasyonları ile ilgi çeken bu güzelim metroya yerli halkın pek rağbet etmediğini göreceksiniz. Daha iyi ya işte, makinist olmadığı için vagonun en önüne kurulun, ve tahminimce, inşaat kumu sıkıntısı çekilmediği için, durmaksızın birbiri arkasına yükselen inşaatların arasından süzülerek keşfedin bu sanal alemi...



Dikkat : Şehrimiz sürekli inşa halindedir. Çevreye verdiğimiz rahatsızlıktan ötürü özür dileriz.